Kavaldunyasi

kaval dünyası, , , na hoş, , , geldiniz...
 
AnasayfaSSSAramaKayıt OlÜye ListesiKullanıcı GruplarıGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ercan Irmak Röportajı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Kaval Dunyasi
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 124
Kayıt tarihi : 16/08/07

MesajKonu: Ercan Irmak Röportajı   Ptsi Ağus. 20, 2007 10:09 am


Dede Efendi, Mozart’tan Daha Büyük
Ney sanatçısı Ercan Irmak, kompozitör İlyas Mirzayev ile birlikte, Dede Efendi'nin eserlerini ve Anadolu ezgilerini yeniden düzenleyerek Avrupa’da tanıtıyor.

Klasik Türk müziği ve tasavvuf musikisinin vazgeçilmez enstrümanıdır ney. Hatta bu müzik türleriyle özdeştir adeta. Çalınmaz, üflenir. Her üflendiğinde özdeşleştiği manevi hazineler gibi son nefesi hatırlatır insana. Hele bir yakalayıversin kalpten, bırakmaz; yakalanan bırakmadıkça onu. Belki de bu yüzden, “Her şey nefestir. Ney üflemek benim için soluk almak demektir.” diyor, Ercan Irmak. 1980’den beri profesyonel manada üflediği neyi ve klasik Türk müziğini Avrupa’ya tanıtmak için tatlı bir telaş yaşamasının sebebi belki de bu. Karşılaşılacak tepkilerin önceden kestirilmesi zor bir işe girişen Irmak’a hem meslekî hem de moral açıdan en büyük desteği kompozitör İlyas Mirzayev veriyor. Bu ilginç girişimin ilk ürünü Tasavvuf Senfonisi’ne 1999’da imza atıyorlar. Irmak, Türkiye’de birçok senfoni orkestrasına solist olarak katılıyor. Yine Mirzayev’le Ney Konçertosu hazırlıyor. Konçertoyu Tekfen Filarmoni Orkestrası ile birlikte Türkiye haricinde Bakü, Almaata, Bişkek, Taşkent, Selanik ve Brüksel’de seslendiriyor. Berlin Filarmoni Konser Salonu ve Viyana’da, klasik Türk müziği bestekârlarının eserlerini klasik Batı müziği hayranlarına dinletiyor. London Mozart Players Orkestrası’na Londra ve İstanbul konserlerinde eşlik eden Irmak’ın albüm çalışmaları da var. Sanatçının ilk albümü ‘Ses ve Nefes’. Piyasaya yeni çıkan ikincisinin ismi ise ‘Davet’. Irmak ile ney yapım ustası Mehmet Yücel’in Beşiktaş’taki atölyesinde konuştuk. Bize, kendisini kalbinden yakalayan ney ile koyulduğu yolda neler hissettiklerini ve hedeflerini anlattı.

-Ney ile ne zaman tanıştınız?

Müzisyenliğe küçük yaşlarda kaval ile başladım. Bursa’dan İstanbul’a geldim. O zamanlar parçalar çok küçüktü. Piyasada duyduğumuz eserleri kavalla çalabiliyorduk. 45’lik plaklardan öğrendiğimiz parçalara kaval yetiyordu. Parçalar büyümeye, Türk müziğinden bir şeyler öğrenmeye başlayınca yetmemeye başladı kaval. Yıllar sonra neyzen Aka Gündüz Kutbay ağabeyle tanıştık. “Sen neye başla.” önerisini yaptığında yıl 1975’ti.

-Kavalın yetmemesi ne demek?
Kaval, 7-8 delikli bir boruydu. Fonksiyonel bir yanı yoktu. Ney rahatlıkla 2,5 oktav çalınabilecek bir enstrüman.

-Kaval, ney için bir geçiş çalgısı mıdır?

Böyle bir şey yok. Direkt neyden başlayabilirsiniz. Tek ortak özellikleri üfleme şekilleri. İlk neyi Aka ağabey verdi. Önce kaval çaldım, teşekkür etti. Sonra neyi üfletti. Sakın bu üflemeni değiştirme, dedi.

-Her kaval çalan ney üfleyebilir mi?

Ses çıkartabilir. Avantajdır. Ama neyde karakteristik özelikler var.

-Sıfırdan başlayanlar için ney zor bir enstrüman mı?

Her enstrümanın zor bir yanı var. Nereden baksanız bir yıl üflemeyle alakalı bir iştigaliniz olmalı. Üflerken sazdan doğru sesi çıkarmak önemli. Nefesini iyi ve doğru kullanmak mesele. Yoksa perdeleri kullanmak çok basit. Zaten ben de beş sene ara verdim. 1980’de tekrar başladım. O zaman bu zaman üflüyorum. İşim bu.

-Zeki Müren, Zülfü Livaneli, Suat Sayın ve Orhan Gencebay gibi sanatçılara eşlik ettiniz. Hangisi ney konusunda daha ilgili ve bilgiliydi?
26 sene Orhan Gencebay’ın albümlerinde görev aldım. Neye en çok yeri o veriyordu.

-Hâlâ birlikte misiniz?

Artık hiç bir albümde yer almıyorum. Bundan sonra yapmam gereken başka şeyler var. Müzik yapmak istiyorum mesela. Çünkü yapılanlar hep madde boyutu taşıyor. Bundan sıkılmaya başladım. Kendi kültürümüzle, içimizdeki seslerle ilgili bir sürü şeyin ortaya çıkmadığını görüyorum. Gençlik bunları bilmiyor.

-Buna ne zaman karar verdiniz?
1995’te verdim. 2000’lerde de hayata geçirdim. Öyle para kazanıp mutsuz olmaktansa, parasız kalma pahasına kalbî müzik yaparak mutlu olmak benim için çok daha keyifli. En azından yapmak istediklerinizi ve birikiminizi bugünün gençliğine anlatmaya çalışıyorsunuz. Hatalı bir söz söylersem de büyüklerimizden özür dilerim. Allah’ın bana nasip ettiği bu yeteneği güzel bir yolda kullanmak istiyorum. Klasiğiyle, Anadolu ezgileriyle müziğimizi anlatmak istiyorum.

-Ney sazı, klasik Türk müziği ve tasavvuf müziğine daha mı yakın?

Müzik yelpazemiz çok geniş. Tasavvuf müziği çalıyorum. İçimdeki, gönlümdeki duyguları yansıtıyorum. ‘Ses ve Nefes’ albümüm tekbirle başlamıştı. İkinci albümümde klasik Türk müziğinin beste ve şarkı niteliğindeki eserlerini, hakikaten kalbî yapılmış eserleri dile getirmek istedim. Bunları Viyana’da, Berlin Filarmoni Salonu’nda, Londra’da seslendirdik. İnanılmaz ilgi gördük. Nasıl Avrupalı kendi özünü, klasik müzikçileri Mozart, Beethoven, Bach, Çaykovski (Tchaikovsky) ve Schubert’i dünyaya tanıtıyorsa, biz de bizimkileri anlatmalıyız. Bunda ne kadar öncü oluruz, ne kadar yol katederiz bilemiyorum ama en azından ben bu yola baş koydum. 1999’dan beri yurtdışı konserlerinde büyük senfoni orkestralarıyla Dede Efendi de çalıyoruz, tasavvuf da…

-Aldığınız tepkiler nasıl?
Mükemmel. Bir kere klasik Türk müziğinin kalbî bir müzik olduğunu, maddî bir boyutu bulunmadığını görüyorlar. İsmail Dede Efendi’nin bestelediği ayin-i şerifler de var repertuarımızda, Tanburi Cemil Bey’in eserleri de. Anadolu ezgilerinden örnekler veriyorum. Bu mozaiğin içinde insanların kendilerini buldukları bir şeyler var. Mesela Dede Efendi’ye çok takıldılar. Tekfen Filarmoni Orkestrası’nda 24 ülkeden müzisyen var. Bu orkestrada daimi solist olarak Türkiye’yi temsil ediyorum. Türk basınına yansımadığı için bilinmiyor.

-Orkestra ile klasik Türk müziğinin kalbî eserlerini nasıl bütünleştiriyorsunuz?


Eserleri kompozitör İlyas Mirzayev düzenliyor. Annesi Rus, babası Azeri. Rusya’da iki müzik okulu bitirmiş. Gerçekten müziği çok iyi biliyor. Çaykovski, Bach, Beethoven’ler dinleyerek büyümüş. Ama ne zaman ki bizim Dede Efendi’mizi, İtri’mizi, yani klasik müziğimizi dinledi, “Ercan, bizim Allah’a borcumuz var. Bu eserleri aranje edip dünyanın her tarafına dinletebiliriz.” dedi. Aslını, şeklini, kişiliğini ve karakterini bozmadan ona güzel bir elbise giydirmek gerekiyordu. Çünkü Batılı bunu mevcut haliyle 5 ya da 10 dakika dinler, 6’ncı dakikada sıkılmaya başlardı. Ama kendinden bir şeyleri o müziğin içinde bulursa, daha kolay benimserdi. Ve tabii ki bizi de bulurdu. İşte o zaman yaptığınız müzik enternasyonal oluyor.

-Kalbîliğin yansıtılmasında ney sazının bir ayrıcalığı var mı?

Elbette. Ney insan sesine en yakın enstrüman olarak bilinir. Bütün enstrümanlarda mesela bağlamada tel, burgu, mızrap vardır, ama neyde yoktur. Ney sizin çıkarmış olduğunuz nefes ve ondan çıkan sestir. Tamamen doğal. Yalnızca delikler var. Tarihi Milattan Önce 2700’lü yıllara gidiyor, Sümerlere dayanıyor. Bize 13’üncü yüzyılda Mevlânâ ile birlikte Orta Asya’dan geliyor. İlk kullanım yeri tasavvuf; tekke ve medreseler. Bize özgü bir alet. İslam ülkelerinde çok yaygın.

-Klasik Türk Müziği eserlerini Batılılara hitap edecek tarzda düzenlerken ne yapıyorsunuz?


Bizde müzik tekseslidir, harmoni sistemi (iki veya daha fazla ses ile yapılan uyumlu müzik) kullanılmaz. Çoksesli yapıp kendimizi beğendirmeyi değil müziğimizin sır gibi kapalı kutu içinde kalmamasını amaçlıyoruz. Bunu herkes dinlesin, bu güzellikleri herkes görsün istiyoruz. Yaptığımız tartışılabilir elbette. Ama birilerinin bir şekilde ön ayak olması lazımdı. Bizim müziğimizle ilgili Avrupa’da bir şeyler anlatılmaya çalışılıyor. Biz de başka bir formatta İlyas Bey ile birlikte eserlerimizi anlatmaya çalışıyoruz. Batı’da çocuk harmoni ile büyür. Bizde de ezan sesiyle. Eserlerimizi o tarafa dinletmek için birazcık oların dilini kullanmak lazımdı.

-Eserlerimizi çoksesliliğe göre düzenlemek onlardaki kalbîliği ve ruhîliği biraz da olsa zedelemiyor mu peki?

Benim için muhteşem bir şey oldu. Dede Efendi’nin eserlerindeki yüceliğin daha da büyüdüğünü görüyorsunuz. Çünkü yelpaze öyle bir açılıyor ki, inanamıyorsunuz, bir Mozart, bir Bach, Beethoven çıkıyor ortaya.

-Yani...

Daha da büyük hale geliyor. Biz bu eserleri Berlin Filarmoni Orkestrası’nda çaldığımızda öyle burunlarından kıl aldırmayan, acaba repertuarımıza nasıl tepki gösterirler diye terlediğim koyu klasik dinleyiciler salonu alkışla inletti. Bizi 6 defa geri çağırdı. -Bu teveccühü nasıl yorumladınız?

Bir kere Dede Efendi’nin farkına vardılar. Belki varlığını biliyorlardı ama onu böyle bir düzenlemeyle dinlemeleri, onlara çok etkileyici ve farklı geldi. Açık ve net söylüyorum. Ben de Dede Efendi’nin bu kadar yüce olduğunu bilmiyordum.

-Sizin gibi düşünen ve çalışan başka sanatçılar var mı?


Bu bir ilk diyebiliriz. Projeye ilk sıcak bakanlar Tekfen Holding’in başındaki kişilerden Nihat Gökyiğit ve Tekfen Filarmoni Orkestrası Şefi Prof. Dr. Saim Akçil.

-Peki, teksesli ve çoksesli müziğin birbirine üstünlüğünden söz edilebilir mi?

Üstünlük derecesine göre değerlendirme yapılamaz. İnsanların yaşam şeklidir. Biz ezanla, onlar kiliselerdeki ayinlerle büyüdü. Birisi 5 sesli dinledi, diğeri teksesli. Biz ekmeği banarak yeriz, onlar çatalla.

-Çoksesli müziğin tek sese göre düzenlenerek dinletilmesi mümkün mü?
Bütün müziklerde tekseslilik vardır. Mozart’ın müziğinde de tek bir hat vardır. O hattın üzerine kurulur diğerleri.

-Acaba birisi Mozart’ın eserlerini teksesli çalsa, bizim daha fazla mı hoşumuza gider?


Teksesli müziği daha fazla sevdiğimiz ya da yaşam şeklimiz böyle olduğu için evet. Mozart’ın bir eserini Mısırlılar böyle yaptı mesela. Süper güzel olmuştu. Darbukalar, kemanlar giriyor, taksimler… Üç senelik bir çalışma. Mesela ben de Schubert’in seranadını tek sese indirgeyerek çalıyorum. Piyona ve ney çalışıyoruz. Dinleseydi, bu eser ney için yazılmış derdi.

-Batı’nın klasik müzikçileri tanısalardı eserlerinde mutlaka ney olur muydu?

Yüzde yüz olurdu.

-Peki ana enstrüman olabilir miydi?

Kesinlikle ney ana solist olurdu, eseri ona göre yazarlardı. Ney o kadar kutsal bir enstrüman ki nerede çaldıysam, o çıkan tınıdan, dünyanın en sert insanı olarak Ruslar bile etkilendi. İvan isimli Rus bir arkadaşım var. Profesör, Çaykovski Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. “Bu alet ne biçim bir alet, Dede Efendi nasıl bir insan? Uçsuz, bucaksız; derya, deniz gibi.” dedi. Ben de “Felsefesini bilseydin daha da hayran kalırdın.” dedim.

-Dede Efendi’nin eserleri Mozart ve Beethoven’in eserlerini aşan eserler mi?

İnan ki aşarlar. Klasik Batı müziği bestecileri de kalbî müzik yapmışlar ama bazen bu kralın ya da çarın emri ile olmuş. Ancak Dede Efendi öyle değil ki, onun aşkı sırf Allah’a imiş. O bambaşka bir insanmış. Ben de yeni yeni tanıyorum, yüreğimde hissediyorum, Allah bin kere razı olsun. Gani gani rahmet eylesin.


NEYİN SIRRINI HÂLÂ ÇÖZEMEDİM


Yücel Usta, her kamışın tıpkı insan gibi ayrı bir karakteri olduğunu ifade ederek “O karakteri çözüp ona göre açmalısınız neyi.” diyor.

Mehmet Yücel, ney sanatçıları arasında bilinen adıyla Yücel Usta, yaklaşık 30 yıldır ney yapımıyla uğraşıyor. Şu anda Türkiye’de bu konuya onun kadar profesyonelce ilgilenen ikinci bir kişi yok. Rusya’dan ABD’ye, Güney Afrika’dan İngiltere’ye yirminin üzerinde ülkede neyi üfleniyor. Bu işe kendini adadığını belirten Yücel Usta, şimdiye kadar 2 bin civarında ney satmış. Ama atölyesinde 15 bine yakın kamış var. Nerede kamış görse dayanamayıp alıyor. Önceleri kanun ve tambur da imal eden Yücel Usta, son yıllarda sadece ney yapıyor.

25-30 sene öncesine kadar neyzenlerin neylerini kendilerinin açtığını söyleyen Yücel Usta, “Ney yapımı diye bir sektör yoktu. Bu iş amatörce 3-5 ney ya da 50-100 ney açarak yapılabilecek bir iş değil. Türk musikisi ses sisteminden bihaber insanlar ney açmaya uğraşıyor. Bir başka neyin ölçülerine bakarak delik açıp ney yaptığını zannediyor. Öyle değerli neyzenlerimiz var ki, 20-30 senedir ney üflüyor ama açmıyor. Gelip benden ney alıyor. Bu, işin bir profesyonel tarafından yapılması gerektiğini ifade etmez mi?” diyor.

Peki, ney açmak zor bir iş mi? Yücel Usta’yı dinleyince, zor kelimesinin bile kâfi gelmediğini anlıyoruz. Çünkü bir defa her kamıştan ney yapılamıyor. Ney adayı kamışlar milyonlarcasının içinden özenle seçiliyor. Neye en elverişli kamış Hatay’ın Samandağı ilçesinde yetişiyor. Kamış, ekilmeyen, kendiliğinden yetişen bir bitki. Gerisini Yücel Usta’dan aktaralım: “Ney, sırlarla dolu bir saz. 30 senedir uğraşıyorum, yüzde 75’ini ancak çözebildim. Çözemediğim çok şeyi var. Bir kere belli bir matematiksel hesaba gelmez. Bir kamışa uyguladığınız işlemi diğerine uygulayamazsınız. Bir kamışın yerini alacak başka bir kamış da yok. Her kamışın sedası, ahengi farklı. İnsan gibi karakterleri var kamışların. O karakteri çözüp ona göre açmalısınız neyi. Karakteri çözemezseniz, yani henüz kamışı tanıyamamışsanız ney açtım diyemezsiniz.”

Kamıştaki karakterin nasıl bir şey olduğunu sorduğumuzda ise şöyle devam ediyor usta: “Çinlileri, Japonları birbirine benzetirsiniz ama hepsinin farklı karakterleri vardır. Bütün kamışlar birbirine benzer. Baktığınızda hepsi birbirinin aynısıdır. Ama karakterleri farklıdır. Hatta açılan neydeki her perdenin karakteri de diğerinden farklıdır. Genelde ney meraklılarına tek ses üfleyin. Her perdenin, sesin karakterini öğrenin ondan sonra eser icra etmeye başlayın deriz.” Yücel Usta, ney açmadaki sırların tam olarak anlatılamayacağını, yaşanılarak anlaşılabileceğini de ifade ediyor.

Kaynak:

1- http://www.aksiyon.com.tr
-Bu makale Emin Akdağ'ın Ercan Irmak ile Aksiyon dergisi için yaptığı röportajdan alınmıştır.-
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://kavaldunyasi.forumotion.com
 
Ercan Irmak Röportajı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Hilary Duff Röportajı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kavaldunyasi :: Üflemeli Enstrumanlar :: Ney-
Buraya geçin: